MADENCİLİKTE, HALKIN KATILIMINDA Kİ SORUNLAR
Sürdürülebilir Kalkınma Söyleminin Sınırlarında Jeoetik Bir Okuma
Özet. Madencilik faaliyetlerinin sürdürülebilir kalkınma çerçevesinde değerlendirilmesi, son kırk yılın hâkim anlayışı. Bu çalışma, iki güncel metni birbirine konuşturuyor. Birincisi Gül Üstün'ün halkın katılımı ve Kanada maden hukuku üzerine çalışması; ikincisi Mehmet Karadeniz'in insan-üretim-doğa ilişkisi üzerine sempozyum bildirisi. Üstün, katılımın çevresel etki değerlendirmesinin (ÇED) ötesine taşınması gerektiğini savunuyor. Karadeniz ise sürdürülebilir kalkınma söyleminin tükendiğini, köklü bir zihniyet değişimine ihtiyaç duyulduğunu ileri sürüyor. İlk bakışta iki farklı uçtan konuşur görünen bu metinler aslında birbirini tamamlıyor. Çalışma, halkın katılımının sadece usule ilişkin bir hak değil; kuşaklararası adaletin ve jeoetik sorumluluğun somut bir taşıyıcısı olduğunu savunuyor. Türk maden mevzuatının bu işlevi karşılamakta zayıf kaldığını; sosyal lisans ve FPIC gibi kavramların boşluğu doldurabileceğini gösteriyor. Sonuçta, mevcut zihniyetin tümüyle terk edilmesinin koşulları yok; ama jeoetik ilkelerle yeniden donatılması zorunlu.
Anahtar Kelimeler: Jeoetik, Halkın Katılımı, Sürdürülebilir Kalkınma, Maden Hukuku, Sosyal Lisans, Kuşaklararası Adalet.
I. Giriş
Madencilik, insanlığın en eski uğraşlarından biri. Ama belki de bugün en çelişkili sektör de o. Bir yandan enerji dönüşümü, dijital teknolojiler ve yeşil ekonomi her geçen yıl daha fazla kritik mineral istiyor. Öte yandan iklim krizi, kuruyan dereler, kaybolan türler ve toplumsal direnişler, sektörün meşruiyetini zorluyor. Bu gerilimi sadece teknik çözümlerle ya da ekonomik teşviklerle aşmak mümkün değil. Mesele daha derin: Doğa, üretim ve insan arasındaki ilişkiyi baştan düşünmek gerekiyor.
Türk akademisinde son dönemde dikkat çeken iki çalışma, bu meseleyi iki ayrı yerden ele alıyor. Birincisi, Gül Üstün'ün 2024'te yayımlanan "Madencilik Faaliyetlerinde Halkın Katılımı: Sürdürülebilir Kalkınma ve Kanada Maden Hukuku Perspektifi" başlıklı makalesi. İdare hukuku perspektifinden yazılan bu çalışma şunu söylüyor: Halkın katılımı sadece ÇED sürecinde değil, maden ruhsatı, izni ve işletme aşamalarının tamamında bir devlet yükümlülüğü olmalı. Üstün bu argümanı, Britanya Kolombiyası Yüksek Mahkemesi'nin 2023 tarihli Gitxaala kararı üzerinden temellendiriyor.
İkincisi, Mehmet Karadeniz'in "Doğal Kaynaklar Bağlamında İnsan-Üretim-Doğa İlişkisi" başlıklı sempozyum bildirisi. Yerbilimi ve madencilik tarihi penceresinden bakan bu metin daha radikal bir tespit yapıyor: Sanayi Devrimi'nden bu yana sürdürülebilirlik söylemi başarısız kalmış. Veriler, üretim ve tüketimin durmaksızın arttığını gösteriyor. Karadeniz'e göre köklü bir zihniyet değişimi acil bir ihtiyaç.
İlk bakışta iki çalışma farklı zeminlerde duruyor gibi. Biri hukuki, diğeri tarihsel-eleştirel. Ama ikisi de aynı soruya bakıyor: Madencilik faaliyetinin meşruiyet sınırı nerede? Ve bu sınırı belirlerken yurttaş, yerel topluluk, gelecek kuşak nerede duracak? Bu çalışmanın amacı, iki metni karşılaştırmalı okumak; Türk maden hukukunun gerçekleriyle yüzleştirmek; ve daha önce başka vesilelerle savunduğum jeoetik çerçeveyle birlikte düşünerek bir sentez sunmak.
Temel tezim şu: Üstün'ün katılım vurgusu ile Karadeniz'in zihniyet değişimi çağrısı birbirine alternatif değil; tam tersine birbirini tamamlıyor. Halkın katılımı yalnızca bir hak ya da demokratik gereklilik değil. Aynı zamanda Karadeniz'in işaret ettiği zihniyet sorununun günlük hayatta yumuşatılmasının yolu. Daha derinde, kuşaklararası sorumluluğun kurumsal taşıyıcısı. Bu yüzden Türk maden hukukundaki katılım eksiği yalnızca bir demokrasi açığı değil; aynı zamanda ahlaki bir açık.
II. İki Tez, Aynı Soru
A. Üstün'ün Tezi: Katılım ÇED'in Ötesine
Üstün, halkın katılımının sürdürülebilir kalkınmanın üç ayağını — çevresel, ekonomik ve sosyal boyutları — birbirine bağladığını söylüyor. Ama Türk hukukunda bu katılımın yalnızca ÇED sürecine sıkıştırıldığını vurguluyor. Maden Kanunu'nun 3. maddesi, fizibilite raporunun "sosyal etken" boyutundan söz ediyor; fakat bu etkenin halka sorulmadan nasıl ölçüleceği belirsiz. Aynı kanunun 7. maddesi ise yalnızca "ilgili kurumların görüşleri"nden bahsediyor. Yurttaş yok, yerel halk yok.
Oysa başka ülkelerde durum farklı. Güney Afrika ve Avustralya'da maden başvurularında kamuoyu danışması doğrudan zorunlu. Üstün'ün asıl referans noktası ise Kanada. Britanya Kolombiyası Yüksek Mahkemesi'nin Gitxaala kararı, danışma yükümlülüğünün zincirleme bir yükümlülük olduğunu ortaya koymuş. Yani sadece bir kez halkın görüşünü almak yetmez; mülkiyetin transferi, taşınmazların değer kaybetmesi, kültürel-tarihi etkilerin söz konusu olduğu her aşamada bu yükümlülük yeniden devreye girer.
Üstün'ün önerisi pratik: Katılımı ikili bir ayrımla düşünmek. Maden alanında yaşayan ya da taşınmazı zarar gören kişiler için yüz yüze toplantı ve doğrudan bilgilendirme zorunlu olmalı. Bölgeyle ikamet değil ama manevi-kültürel bağı bulunan kişiler için ise e-Devlet, internet anketleri gibi araçlar düşünülebilir. Bu öneri değerli; ama bir soruyu açık bırakıyor: Katılım hangi etik temele dayanıyor? Üstün'ün metni bu soruya doğrudan girmiyor.
B. Karadeniz'in Tezi: Zihniyet Tükendi
Karadeniz, sürdürülebilir kalkınma kavramının 1987 Brundtland Raporu'yla literatüre girişinden bugüne otuz beş yılı aşkın süre geçtiğini hatırlatıyor. Sonuç ne? Yazara göre kavram, hükümet politikalarına ve şirket projelerine "görünüşte" entegre edildi. Ama beklentiler karşılanmadı. Nüfus arttı, üretim ve tüketim büyüdü, yenilenemez maden kaynakları hızla tükeniyor, biyoçeşitlilik azalıyor, ormansızlaşma sürüyor.
Veriler ürkütücü. 2023'te dünya kömür üretimi 8,97 milyar tona ulaşmış; tüm zamanların rekoru. Demir cevheri üretimi 2,5 milyar ton. Üstelik bir paradoks var: Tenör alt sınır değerleri hızla düşüyor. Yetmişlerde bakırda yüzde 1'lik tenörle çalışılıyordu; bugün yüzde 0,2-0,5. Bu ne anlama geliyor? Bir ton bakır elde etmek için kazılan toprak, parçalanan kayaç, üretilen atık kat kat arttı. Aynı miktarda metal için doğaya daha fazla giriliyor.
Karadeniz'in pragmatik çözümlere yönelttiği eleştiri sert. ÇED uygulaması, en iyi mevcut teknoloji, sürdürülebilirlik raporları, ESG yaklaşımı, geri dönüşüm — bunların hepsi "gidişatı yavaşlatmaktan öte" bir şey değil. Yazara göre asıl çözüm felsefi, dinî, kültürel ve ekonomik anlayışların kökten değişmesinde. Newton fiziğinin yıkılışının doğurduğu büyük dönüşüm gibi bir sıçrama gerekli. Karadeniz, Marksist Ekoloji, Toplumsal Ekoloji, Derin Ekoloji ve Primitivizm gibi köktenci akımları gözden geçiriyor; ancak sekiz milyarlık nüfusun avcı-toplayıcı yapıya dönmesinin de imkansız olduğunu kabul ediyor.
C. İki Tez Nerede Buluşuyor?
Üstün ve Karadeniz farklı dillerde konuşuyor gibi görünüyor. Üstün mevcut hukukun içinden konuşuyor ve onun nasıl onarılacağına bakıyor. Karadeniz ise mevcut zihniyetin bütününü sorguluyor. Bu açıdan Üstün'ün önerisi, Karadeniz'in eleştirisi karşısında "yetersiz" görünebilir. Sonuçta katılım hangi düzeyde sağlanırsa sağlansın, Karadeniz'in işaret ettiği üretim-tüketim-tükenme zincirini tek başına çözmez.
Ama iki metin önemli bir noktada buluşuyor: ikisinin de eleştirel odağı insan. Karadeniz, zihniyet değişiminin ancak "insanı değiştirebilmek"le mümkün olacağını açıkça yazıyor. Üstün ise katılımı, insanı karar süreçlerine taşıyan kurumsal mekanizma olarak öneriyor. Yani iki tez aslında birbirini tamamlıyor: Karadeniz neyi değiştirmemiz gerektiğini söylüyor; Üstün bu değişimin araçlarından birini sunuyor. İnsanın değişimi soyut bir kültürel süreç değil. Müzakere, deneyim ve katılım yoluyla, somut karar anlarında gerçekleşecek bir şey.
III. Sürdürülebilir Kalkınmanın İçindeki Çelişki
Karadeniz'in tezi bizi temel bir soruyla yüzleştiriyor: Yenilenemez kaynaklar üzerine kurulu bir kalkınma anlayışı gerçekten "sürdürülebilir" olabilir mi? Bir maden yatağı çıkarıldıkça tükenir. Jeolojik ölçekte bu süreç geri çevrilemez. Dolayısıyla "sürdürülebilir madencilik" kavramı, dilsel düzeyde bir çelişki taşıyor. Açıkça konuşmak gerekirse: oksimoron.
Bu çelişki üç düzeyde görülüyor. Birincisi, tükenebilir kaynak paradoksu. Bir kaynağı tüketerek inşa edilen ekonomik modeli "sürdürülebilir" diye nitelendirmek, fiziksel olarak tutarsız. İkincisi, çevresel maliyetin görünmezleştirilmesi. "Yeşil madencilik", "karbon-nötr maden" gibi kavramlar, çevresel maliyetleri ölçme yöntemlerinin sınırlılığından yararlanarak gerçek dışsallıkları gizleyebiliyor. Üçüncüsü, sosyal boyutun eksikliği. Sürdürülebilirlik söylemi çoğunlukla ekonomik ve çevresel iki boyutla sınırlı kalıyor; yerel topluluklar, yer bağı zayıf çıkar grupları ve gelecek kuşaklar yeterince hesaba katılmıyor.
Karadeniz'in işaret ettiği bir başka önemli nokta da kapitalist üretim ilişkilerinin sürdürülebilirlik söylemini içselleştirip etkisizleştirme kapasitesi. Yeşil Kapitalizm ve Yeşil Emperyalizm kavramlarının literatüre girmesi bu durumun sonucu. Sürdürülebilirlik, başlangıçtaki dönüştürücü potansiyelinden uzaklaşarak "sürekli büyüme" mantığının bir meşrulaştırma aracına dönüştü. Bu sadece akademik bir tespit değil; politik-ekonomik bir gerçeklik.
Ne var ki Karadeniz'in çağrısını kabul etmek, mevcut hukuki ve kurumsal çerçeveyi tümüyle reddetmek anlamına gelmiyor. Tam tersine, zihniyetin yetersizliğini kabul etmek, mevcut araçların onarılması için bir gerekçe. Tam bu noktada Üstün'ün önerisi anlam kazanıyor. Sürdürülebilir kalkınma söylemi yetersiz ise, halkın katılımının derinleştirilmesi bu yetersizliği görünür kılan; karar süreçlerine doğrudan etkilenenlerin sesini taşıyan; ve nihayetinde zihniyetin iç sınırlarını aşındıran bir araç olabilir.
IV. Halkın Katılımı: Hak mı, Ödev mi?
A. Katılımın İki Yüzü
Halkın katılımı çevre hakkının usuli haklarından biri sayılıyor. Üstün'ün de vurguladığı gibi, aynı zamanda demokrasinin varlık koşulu. 1992 Rio Deklarasyonu'nun 10. maddesi, çevresel konuların ancak yurttaşların katılımıyla yönetilebileceğini ilan etmişti. 1998 Aarhus Sözleşmesi ise üç ayaklı bir hak setini — bilgiye erişim, karar verme sürecine katılım ve yargıya başvurma — uluslararası hukukun normatif zeminine yerleştirdi. Türkiye Aarhus'a henüz taraf değil. Bu, katılımın kurumsallaşması açısından ciddi bir eksiklik.
Burada kritik bir soru var: Katılım yalnızca usule ilişkin bir hak mı, yoksa aynı zamanda ahlaki bir ödev mi? Üstün'ün metni ağırlıklı olarak ilk çerçeveden hareket ediyor. İdare hukukçusu olarak yazıyor; usul ve yetki diline yakın duruyor. Oysa jeoetik perspektif, katılımı aynı zamanda ahlaki bir ödev olarak konumlandırıyor. Çünkü maden faaliyetinin etkileri yalnızca bugünün karar vericilerini bağlamaz; gelecek kuşakları ve hatta jeolojik zaman ölçeğindeki süreçleri de etkiler. Bu açıdan katılım, Hans Jonas'ın "sorumluluk ilkesi" anlamında, "henüz var olmayanlara karşı" duyulan ödevin somut taşıyıcısı.
B. Türk Uygulamasının Yeri
Sherry Arnstein'ın 1969 tarihli klasik modelini hatırlamak faydalı. Arnstein katılımı sekiz basamaklı bir merdiven olarak çiziyor. En alttaki iki basamak — manipülasyon ve terapi — aslında katılım değil. Orta basamaklar bilgilendirme, danışma ve yatıştırma. Sadece üst üç basamak — ortaklık, devredilmiş güç ve yurttaş kontrolü — gerçek anlamda katılımı temsil ediyor.
Peki Türkiye nerede duruyor? Türkiye'deki ÇED süreçlerinde uygulanan halkın katılımı toplantıları, bu merdivende genellikle "bilgilendirme" basamağında kalıyor. En iyi ihtimalle "danışma"ya çıkıyor. Yani halk dinleniyor ama dinlemenin karar üzerindeki etkisi belirsiz.
Üstün'ün metninde atıfta bulunulan Danıştay 6. Dairesi kararı bu yetersizliğin yargı tarafından da fark edildiğini gösteriyor. Mahkeme şunu söylüyor: İnternette ve il müdürlüğünde yapılan bir ilanla, kırsalda yaşayan insanların projeden haberdar olmasını beklemek gerçekçi değil. Askıda ilan hem valilik, hem kaymakamlık, hem de muhtarlık binasında yapılmalı. Bu içtihat, katılım eksikliğinin tek başına bir iptal sebebi haline gelebileceğini gösteren önemli bir emsal.
Ne var ki yargısal denetimin başarıları, mevzuatın yapısal eksikliklerini gidermiyor. Mevcut ÇED Yönetmeliği'nin 9. maddesinde öngörülen halkın bilgilendirilmesi ve katılımı toplantısı, çoğunlukla bir törene dönüşüyor. Projenin teknik detayları tek yönlü sunuluyor, itirazlar kayıt altına alınıyor ama bağlayıcı olmuyor, sonuç raporu üzerinde gerçek bir etkisi olmuyor. Bu yapı, Karadeniz'in eleştirdiği "görünüşte sürdürülebilirlik" anlayışının idari boyutuyla bire bir örtüşüyor. Katılım var; ama belirleyici değil.
V. Türk Maden Hukukunda Eksik Halkalar
Türk maden mevzuatında halkın katılımı esas olarak Maden Kanunu'nun 7. maddesi üzerinden ÇED sürecine yönlendirilmiş. Üstün'ün de işaret ettiği gibi, maden faaliyetinin pek çok aşaması bu sürecin dışında kalıyor: arama ruhsatı, işletme ruhsatı, işletme planı, ruhsat süresinin uzatılması, devir işlemleri, kapanış aşaması. Bu aşamaların hiçbirinde halkın görüşü alınması gerekmiyor.
Bu eksiklik anayasal düzeyde de problemli. Anayasa'nın 56. maddesi sağlıklı çevrede yaşama hakkını güvence altına alıyor. 168. maddesi ise tabii servet ve kaynakların "milletin" kontrolündeki kamu yararına işletileceğini söylüyor. Burada "millet" soyut bir kavram değil; somut bir hukuki kişi olarak yurttaşlar topluluğu. Yurttaşların katılımı olmadan alınan bir karar, 168. maddenin lafzına biçimsel olarak uysa bile, ruhuyla bağdaşır mı? Bu, üzerinde durulması gereken bir soru.
Üstün'ün önerdiği gibi, Gitxaala kararının ortaya koyduğu ilkeler Türk maden hukukuna ilham vermeli. Karar danışma yükümlülüğünü zincirleme bir süreç olarak tanımlıyor. Kültürel-tarihi değerler üzerindeki olası etki, mülkiyetin değer kaybı, transfer ihtimali ve satışın imkansız hale gelmesi gibi durumlarda devlet halkı dinlemekle yükümlü. Türkiye'de zeytinlik alanlarındaki madencilik tartışmaları, mera arazileri üzerindeki ruhsatlar, orman alanlarındaki açık ocaklar ve tarım-turizm bölgelerindeki maden çatışmaları düşünüldüğünde bu ilkenin pratik karşılığı çok somut.
Bununla birlikte bir hususa dikkat etmek gerekir. Kanada uygulamasında danışma yükümlülüğü esas olarak yerli halklara (First Nations) yönelik anayasal bir yükümlülük. Hukuki temeli, kraliyetin söz konusu topluluklarla tarihsel ilişkisinden doğan özel bir konum. Türkiye'de buna birebir denk gelen bir grup yok. Ama Üstün'ün önerdiği "manevi bağı olan yurttaşlar" tanımı Türk hukukuna uygun bir genişletme sağlayabilir. Köyünde doğmuş ama şimdi şehirde yaşayan biri; bölgede yıllarca öğretmenlik yapmış biri; o coğrafyada belirli bir geleneği yaşatan biri — bunların hepsi söz hakkı sahibi olabilir. Burada katılımın muhatabı etnik-tarihsel bir grup değil, yer bağı çeşitli yollarla kurulmuş yurttaşlardır.
VI. Sosyal Lisans ve FPIC: Katılımı Derinleştirmek
Hukuki katılım modellerinin sınırlılığı, son otuz yılda madencilik literatüründe iki tamamlayıcı kavramın gelişmesine yol açtı: Sosyal Lisans (Social License to Operate – SLO) ve Önceden, Özgür İradeyle Verilmiş Bilgilendirilmiş Onay (Free, Prior, Informed Consent – FPIC). Bu iki kavram formel ruhsat sürecinin ötesinde, faaliyetin toplumsal meşruiyetinin nasıl sağlanacağına ilişkin daha derin bir çerçeve sunuyor.
Sosyal Lisans kavramı esas olarak madencilik sektörünün kendisinden çıktı. Resmi izinlere sahip olduğu halde toplumsal direnişle karşılaşan projelerin pratik deneyiminden doğdu. Boutilier ve Thomson'ın geliştirdiği aşamalı SLO modeli, toplumsal kabul düzeyini dört basamakta ele alıyor: reddedilme, kabul, onay ve psikolojik özdeşleşme. Bu model ruhsatın formel varlığını yeterli görmüyor; faaliyetin sürmesi için toplumsal kabulün kazanılması ve sürekli yenilenmesini şart koşuyor. Türkiye'de Bergama, Cerattepe, Kazdağları ve İliç olaylarına bakın: Formel ruhsatlar vardı, ama sosyal lisans ya yoktu ya da kaybedilmişti.
FPIC daha güçlü bir hukuki temele dayanıyor. ILO 169 sayılı Sözleşme ve BM Yerli Halklar Hakları Bildirgesi (UNDRIP), yerli toplulukların kendilerini etkileyen kararlar konusunda önceden, özgür biçimde ve gerekli bilgilendirme yapıldıktan sonra onay verme hakkını tanıyor. Türkiye bu sözleşmelere taraf değil; ama kavramın çerçevesi uluslararası bir standart olarak Türk hukukuna da yansıma potansiyeli taşıyor. Üstün'ün önerdiği Kanada modeli aslında FPIC'in anayasal hukuki temele kavuşmuş hali.
Sosyal Lisans ve FPIC'in birlikte değerlendirilmesi, halkın katılımı tartışmasını üç noktada derinleştiriyor. Birincisi, katılım bilgilendirmenin ötesinde, onay almayı içeriyor. İkincisi, katılım projenin başlamasından önce başlamalı ve kapanışa kadar sürmeli; yani süreklilik kazanmalı. Üçüncüsü, katılım bir hukuki tören olmaktan çıkıp, meşruiyetin sürekli yeniden müzakere edildiği bir ilişkiye dönüşüyor.
Bu üç boyut jeoetik çerçevenin de gereklerini karşılıyor. Uluslararası Jeoetik Promosyonu Derneği'nin (IAPG) ortaya koyduğu jeoetik ilkeler — bilimsel dürüstlük, kuşaklararası adalet, yerel toplulukların hakları ve jeolojik mirasın korunması — sosyal lisans ve FPIC'in çerçevesiyle örtüşüyor. Yani halkın katılımının derinleştirilmesi yalnızca bir idare hukuku reformu değil; jeoetik anlayışın hukuk düzlemine yansıması.
VII. Hans Jonas ve Gelecek Kuşaklara Ödevimiz
Karadeniz'in zihniyet değişimi çağrısı ile Üstün'ün katılım önerisini birbirine bağlayan kavramsal düğüm, kuşaklararası adalet ilkesi. John Rawls'ın "adil tasarruf ilkesi" ve Edith Brown Weiss'ın "gezegensel güven" teorisi, basit ama güçlü bir ilkeye dayanıyor: Her kuşak, bir sonraki kuşağa en az kendisinin devraldığı kadar sağlıklı bir doğal miras bırakmakla yükümlü. Madencilik bu ilkeyle doğrudan gerilim içinde. Çünkü tüketilen bir maden yatağı jeolojik ölçekte yenilenemez; insan ömrü çerçevesinde ise geri dönüşü yoktur.
Hans Jonas'ın "Sorumluluk İlkesi" (Das Prinzip Verantwortung, 1979), bu gerilimi felsefi olarak en açık biçimde dile getiren çalışma. Jonas'ın temel argümanı şu: Modern teknolojinin gücü öyle bir noktaya geldi ki, klasik etik teoriler artık yetersiz kalıyor. Çünkü o teoriler insanın eylemlerinin yakın çevresini ve kısa zaman dilimini düşünerek kurulmuştu. Oysa bugün yaptığımız bir şey — bir baraj yapımı, bir maden işletmesi, bir kimyasalın doğaya bırakılması — yüzyıllar sonrasını etkiliyor. Jonas yeni bir buyruk öneriyor: "Eylemlerinin sonuçlarının, yeryüzünde otantik insan yaşamının sürekliliğiyle bağdaşır olmasına dikkat ederek hareket et."
Bu buyruk maden hukuku perspektifinden okunduğunda üç somut sonuca varıyor. Birincisi, maden ruhsatlarının verilmesi yalnızca bugünkü ekonomik fayda hesabıyla yapılamaz; gelecek kuşakların mirası da denkleme katılmalı. İkincisi, halkın katılımı yaşayan yurttaşlarla sınırlı değil; bugünkü yurttaşlar aynı zamanda gelecek kuşakların — kendilerini ifade edemeyen ama haklarının korunması gereken — vekili konumunda. Üçüncüsü, rehabilitasyon yükümlülüğü maden faaliyetinin marjinal bir maliyeti olarak değil; faaliyetin varlık koşulu olarak görülmeli.
Bu çerçeveden bakıldığında, Karadeniz'in çağrısı yalnızca kültürel-felsefi bir zihniyet sıçraması değil. Aynı zamanda hukuki düzlemde halihazırda mevcut bir ilkenin — kuşaklararası adalet ilkesinin — ciddiye alınmasıdır. Üstün'ün katılım önerisi de bu çerçevede yalnızca pragmatik bir idari reform değil; jeoetik sorumluluğun hukuki dile çevrilmiş hali.
VIII. Sonuç: Yıkmak mı, Onarmak mı?
Üstün ve Karadeniz'in metinleri ilk bakışta birbirinden uzak duran iki perspektifi temsil ediyor. Ama derinlikli bir okuma ikisinin de aynı soruna işaret ettiğini gösteriyor: Maden faaliyetinin meşruiyet zemini, mevcut hukuki ve kavramsal çerçeveler tarafından yeterince sağlanamıyor. Karadeniz bu yetersizliği zihniyet düzeyinde tespit ediyor ve köklü bir dönüşüm istiyor. Üstün ise mevcut çerçevenin içinde kalarak katılım kanalının derinleştirilmesini öneriyor.
Bu çalışmanın savunduğu tez şu: İki perspektif birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısı. Sürdürülebilir kalkınma söyleminin iç çelişkilerini kabul etmek gerekiyor. Yenilenemez kaynaklara dayalı bir kalkınma anlayışının nihai olarak sürdürülebilir olamayacağını teslim etmek gerekiyor. Ama buna rağmen mevcut araçların — katılım, ÇED, jeoetik denetim, rehabilitasyon yükümlülüğü, kuşaklararası adalet — onarılması ve derinleştirilmesi için çaba göstermek gerekiyor. Çünkü Karadeniz'in de işaret ettiği gibi, sekiz milyarlık bir nüfusun bir bütün olarak yeni bir zihniyete geçişi tek bir teorik müdahaleyle gerçekleşmeyecek. Ama mevcut araçların ahlaki içerikle yeniden donatılması, bu geçişin zeminini yavaş yavaş hazırlayacak.
Bu bakımdan somut reform önerileri masaya konulmalı. Halkın katılımı madencilik faaliyetlerinde — ÇED öncesi, sırası ve sonrasında — bir devlet yükümlülüğü olarak tanınmalı. Sosyal lisans ve FPIC ilkeleri hukuki çerçeveye entegre edilmeli. Rehabilitasyon yükümlülüğü jeolojik zaman ölçeğinde düşünülmeli. Ve katılım toplantıları Arnstein merdiveninin alt basamaklarından üst basamaklara — bilgilendirmeden ortaklığa — taşınmalı. Türk maden hukukunun bu yönde gelişimi hem 1982 Anayasası'nın 56 ve 168. maddelerinin ruhuyla uyumlu olacaktır; hem de Aarhus Sözleşmesi'ne taraf olunmamasının yarattığı boşluğu bir ölçüde kapatacaktır.
Son tahlilde, jeoetik perspektif zihniyet değişimi ile zihniyet onarımı arasında orta bir yol öneriyor. Bu yol, Üstün'ün hukuki titizliğini, Karadeniz'in eleştirel derinliğini ve Hans Jonas'ın felsefi sorumluluğunu bir araya getiriyor. Kararların yalnızca yaşayanlar tarafından değil, henüz var olmayanlar adına da verildiğini hatırlatıyor. Doğal kaynakların değerinden çok, doğal kaynaklara karşı tutumumuzun değerini ölçmek; ve madenciliği doğaya karşı değil, doğayla birlikte yapmak. Bu çağrı hem hukuki bir gereklilik, hem de ahlaki bir zorunluluk.
Kaynakça
Allard, Christina ve Curran, Deborah, "Indigenous Influence and Engagement in Mining Permitting in British Columbia, Canada: Lessons for Sweden and Norway?", Environmental Management, c. 72 (2023), s. 1-18.
Arnstein, Sherry R., "A Ladder of Citizen Participation", Journal of the American Institute of Planners, c. 35, S. 4 (1969), s. 216-224.
Boutilier, Robert G. ve Thomson, Ian, The Social Licence: The Story of the San Cristobal Mine, Routledge, Londra, 2018.
Brundtland, Gro Harlem, World Commission on Environment and Development: Our Common Future, BM, 1987.
Coenen, Frans H.J.M., Public Participation and Better Environmental Decisions, Springer Dordrecht, 2008.
Günay, Ömer, Madencilik ve Çevre: Jeoetik Bir Bakış, yayın aşamasında.
Jonas, Hans, Das Prinzip Verantwortung: Versuch einer Ethik für die technologische Zivilisation, Suhrkamp, Frankfurt, 1979. Türkçe çeviri: Sorumluluk İlkesi: Teknoloji Uygarlığı için Bir Etik Denemesi, çev. Boğaç Şubaşı, İdea Yayınevi, İstanbul, 2017.
Kaboğlu, İbrahim, Çevre Hakkı, İmge Yayınevi, Ankara, 1996.
Karadeniz, Mehmet, "Doğal Kaynaklar Bağlamında İnsan-Üretim-Doğa İlişkisi", Doğal Kaynaklar Sempozyumu Bildirisi, s. 167-181.
Leopold, Aldo, A Sand County Almanac and Sketches Here and There, Oxford University Press, New York, 1949.
Meadows, Donella H. ve diğer., The Limits to Growth, Potomac Associates, New York, 1972.
Menini, Elisabetta; Chakraborty, Anindita ve Roady, Stephen E., "Public Participation in Seabed Mining Areas Beyond National Jurisdiction", Marine Policy, c. 146 (2022).
Newman, Dwight, Mining Law of Canada, LexisNexis, Toronto, 2018.
Peppoloni, Silvia ve Di Capua, Giuseppe, Geoethics: Manifesto for an Ethics of Responsibility Towards the Earth, Springer, Cham, 2021.
Que, Sisi ve diğer., "The Status of the Local Community in Mining Sustainable Development beyond the Triple Bottom Line", Sustainability, c. 10, S. 6 (2018).
Rawls, John, A Theory of Justice, Harvard University Press, Cambridge, 1971.
Şengül, Mihriban, "Çevre Yönetimine Halk Katılımı Yolu Olarak Belediye Yönetimine Halk Katılımı", Çağdaş Yerel Yönetimler Dergisi, c. 11, S. 2 (2002), s. 25-40.
Üstün, Gül, "Madencilik Faaliyetlerinde Halkın Katılımı: Sürdürülebilir Kalkınma ve Kanada Maden Hukuku Perspektifi", Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, c. 30, S. 2 (2024), s. 486-494.
Weiss, Edith Brown, In Fairness to Future Generations: International Law, Common Patrimony, and Intergenerational Equity, Transnational Publishers, New York, 1989.
Gitxaala v. British Columbia (Chief Gold Commissioner), 2023 BCSC 1680.
BM Avrupa Ekonomik Komisyonu, Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Karar Verme Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Hakkı Sözleşmesi (Aarhus Sözleşmesi), Aarhus, 25 Haziran 1998.
BM, Çevre ve Kalkınma Üzerine Rio Deklarasyonu, Rio de Janeiro, 14 Haziran 1992.
ILO 169 sayılı Bağımsız Ülkelerdeki Yerli ve Kabile Halkları Sözleşmesi, Cenevre, 27 Haziran 1989.